|
Yoksulun Yüzü
İlk kez mi ayrı düşüyorduk seninle? Mesafelerin farkına usul usul varıyorduk yeni. Belki de tarifini bize yaptırmıyordu hayat. Bundan kekeliyorduk. Zihnimize yarım uyaklar düşüyordu geceleri; belli belirsiz hüzünleniyorduk.
Sen oradaydın, her zaman ki yerinde işte. Denizden kelimeler yapıyordun ben ve martılar bu dile aşina diye. İşimizi kolaylaştırıyordun. İyi ki vardın. Teşekkür ediyordum. Bulutların söze girmesini istemiyorduk bu yüzden. Olsun. Konuştukça güzelleşiyorduk.
Bir sabah erkendi tanışmamız. Yüzünü ilk kez görüyordum. Şaşırmıştım. Bu şekilde hayal etmemiştim çünkü. Islaklık yoktu yüzünde. Ağlamamış gibiydin. Beni gördüğüne sevinmedin mi yoksa. Seni çok özlemişim. İlk kez görüyordum oysa. Bende. Seni gördüğüme sevindim.
Sen öğretmiştin bana şiiri unuttun mu? Yine senden öğrenmiştim suyu da susmayı da. Bir, geceleri yağan yağmurda hatırlardım seni; güneş körfezin sularına gömüldüğünde bir de. Denizi bardağın içindeki çay kaşığı kırılganlığında izlerken de sen gelirdin aklıma. Sohbetin koyu kıvamına iliştirmezdim bu hüznü, bu sevinci. Hep yalnız kalmanın bir dirimi olarak duymak isterdim sesini.
Kalabalık konuşmaların kıyısına birlikte varır; aynı düşünce duraklarından çığlıksız inerdik her gün. Uzun uzun seyrederdim gidişini. Gecenin geçimsiz tavrıyla baş başa bırakırdın çoğu zaman. Ne zaman dinecekti sızısı karanlığın; ışık perdeleri ne zaman delecekti? Biz ne zaman kavuşacaktık?
At artık şu imbat yükünü omuzlarından. Midesini midyeyle dolduran şu denize inat. Savur saçlarını karşıya geçerken bir vapur balkonunda olduğu gibi. Yakamozun takibine aldırma; martıların kurduğu tuzaklar bozulabilir cinsten. Bekliyorum yine aynı iskele taburesinde; ellerimde kırmızıya bağımlı güller. Gözlerimle kaç defa çizdim saatimin camını bilmiyorum.
Kalabalıkların adımlarına uydurup tüm cesaretimi; sana söyleyecektim: Bugün artık dün değil. Aynı heykellerin tepesinde yine aynı kuşlar, havuzları dolduran suların sorduğu sorular ve dalgaların suratları aynı; kuledeki saatin ikramı insanlara ve altında kadınla erkeğin zamansız öpüşmesi aynı.
Bir ben farklı bulmuştum kendimi aynaların içinde sana bakarken. Kahve fallarının üç vakte denk yolları düşmüştü ya bahtıma, kısmetimi sana teyellemiştim ben. Billur kaplardaki suyun şeffaflığını dökerek içimin kuytularına; fincandaki telvenin sabrını dudaklarımla bükerek, duy istedim yankısını vedanın. İklimlere söz geçiremeyen dalgınlıklar çağından bu şehrin kabuğunu kıran karlar gibi, içindeki hüzünlü kedilerin dilleriyle ısıtmak istedim titreyen hecelerimi.
Devrilen her şey gibi sallandığında; dalgalarn aşkı unutturmamak için kayalara serptiği sular, arkamdan dökülen olsun ilk adımlarımda. Rüzgârı heyecanlı elleriyle değil de; seni tutumlu parmaklarını bana sarf ederken görsem, rahat uyuyacaktı dilenciler. Ama olsun, tüm yoksulluklarına rağmen senin o kayıp yüzünü bulup bir gün mutlaka öpecekler.
|