Skip to content

TELVE Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi

Buradasınız:Anasayfa arrow Forum
Telve Dergisi
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi
Lütfen Giriş ya da Kayıt.    Kayıp Parola?
Alper Sarı | Hikâyeleri (1 inceleyen) (1) Ziyaretçi
EN ALT Cevapla Beğenilen: 0
BAŞLIK: Alper Sarı | Hikâyeleri
#846
Alper Sarı (Yönetici)
Editör
Yönetici
Gönderiler: 349
graph
Şu An Sitede Değil Kullanıcı bilgilerini görmek için tıklayın
A L P E R S A R I
Alper Sarı | Hikâyeleri 6 Ay, 2 Hafta önce Karma: 5  
Güneşi Aydınlatan Sır

Bembeyaz karlar... Örmüştü toprağı, buğdayı, değirmeni, ekmeği. Sımsıkı bir sessizlik bağlamıştı sanki tüm ağaçları. Kuşların ve böceklerin dili mi tutulmuştu? Oysa hep en susmaz düşüncelerin zamanıydı yalnızlık. Hep böyle anları kollardı kalabalık karanlıklar. Ve güneşin cesareti yoktu nedense hiçbir zaman.

Dışarıdaydı. Üşüyor muydu? Belki. Bembeyaz bir gecenin sabahında çıkmıştı yola. Güneş bulutlarla itişip kakışırken gökyüzünde, yerde rüzgârın serin hıçkırıkları duyuluyordu. Nefesinden yayılan sıcak dalgalar yanaklarında pembe pırıltılar meydana getirirken, o biraz sonra atacağı adımların izlerini takip ediyordu. Kafasında taşıdığı evrenin ağırlığı omuzlarından ayaklarına iniyor, adımları o bembeyaz örtünün üstündeki derin çukurlarda kayboluyordu. İnsan doğarken neden ağlardı? Küçük bir tohum koca bir ağaca gebe kalabilir miydi? Bulutları havada tutan askıları neden göremiyoruz? Peki, insan neden sonsuza dek yaşayamıyor?

İşte böyle iki lokma yalnız kalsa boğazına dizilirdi bütün bir zaman. Düşünürdü hep, hayvanları otlatırken, baharda, dağ başlarında; konuşmazdı, gülmeyi de pek becermezdi zaten. Bir başladı mı zihin çarklarını döndürmeye un ufak olurdu tebessümler, sözcükler. Gökyüzüne kaldırırdı başını, hemen çekiverirdi mavi üstüne gri örtüsünü; yere bakardı bir umut, bulutların karaltısı yansırdı gözlerine. Yine çözemediği düğümlerin yorduğu parmaklarıyla ovuşturarak gözlerini, evine giden o ince çizgiyi seçmeye çalışırdı.

Yine o gün her zamanki gibi doğarken kaybettiği cevapları bulabilmek umuduyla elindeki kitabın sayfalarını karıştırıyordu. Bir şey takıldı gözüne. Daha önce işitmediği bir şey. Acaba neyi kastediyordu? "Bilge insan, kendini yenebilen insandır." Düşündü. Bulamadı cevabını ama kitapta anlatılan bilgelik, onun hayalini kurduğu yaşamın anahtarı gibiydi sanki. Soruların ağırlığında ezilmeyen bir beynin sahibi olmaktı bilgelik. Omuzlarının ortasında bir dünya taşımaktı, güneşi avuçlamak, gerektiğinde ayı ikiye bölebilmekti. Hayat boyu yudumlanabilecek bir huzurun varlığını hissetmekti damarlarında. Güçtü kısacası; hayata meydan okuma gücü.

Doğruldu hemen. Yürüdü, pencereden süzülen ışığa doğru. Yepyeni bir tene damlıyordu sanki güneş ve ısıtıyordu bütün hislerini. Araladı perdeleri parmaklarıyla; bir dünya döküldü pencereden ayakuçlarına. Ele avuca sığmaz bir ruh belirdi içinde, bir ses olarak çıktı sonra kulaklarından: "Gidelim artık cevaplarımızı toplamaya şu dünya ağacından."

Çıktı, bir misafir gibi girdiği duvarlardan. Kaskatı bir huzurun "gitme!"lerini bozamıyordu adımlarıyla. Her zamanki yalnızlık kisvesini geçirip sırtına, onu kendine bağlayan zincirlere gülümseyerek, eritti zihnindeki paslı mühürleri. Yenilenmiş bir çiçeği koyunca ortaya, tüm yenilmiş baharlar dağılıvermişti.

Dolaştı; toz-toprak, ıslak ıslak, mevsim mevsim, soğuk-sıcak. Kimi zaman açlıkla gerilen adımlarını bilginin lezzetiyle teselli ederken, kimi zaman da bilgiden yoksun sofralardan tok kalkmanın ızdırabıyla ağlamıştı. Bazı geceler dışarıda yıldızlarla sohbet edip rüzgârlarla konuşmuş, bazı geceler aydınlık odalardaki kuş tüyü yataklarda sabahlara kadar susmuştu. Böyle ne kadar devam etti, nereleri gezdi, kimlerle konuştu, kimleri dinledi, bilinmez ama hangi kulak duyduysa sorularını, hangi dudak cevap verebildiyse birkaç kelime; gözler hep orayı gösterdi, düşüncelerde hep orası vardı: Güneşin doğduğu yere git! Gecenin hiç uğramadığı yerdir orası. Bütün soruların cevabını bulursun. Orada kimseye haksızlık ve zulmedilmez, barışın güvercinleri kanat çırpar semalarında. En büyük suç cehalettir, bilginin egemenliği kök salmıştır her karış toprağında.

Güneşin yeryüzüne akıttığı damlaları takip ederek ulaştı bilge insanların diyarına. Adım adım fark etmişti varıncaya dek; gittikçe azalmıştı kan kokusu yerini rengârenk çiçekler donatmıştı, kötü sözler dökülmez olmuştu dudaklardan onun yerini tebessümler kaplamıştı. Savaş gereksiz bir uğraştı onlar için, silahlara acizliğin en belirgin simgesi anlamını yüklemişlerdi. En güçlü silah duygu ve düşünce ateşinin söze yansıması, hissedilen fikirlerin dilde hayat bulmasıydı onlara göre.

Bilge bir kralın yönetimindeki halk; yemyeşil yaprakların, masmavi damlaların dünyasında yaşıyorlardı. Kelimelerin tükenip hayal gücünün başladığı yerde. Sonsuz bir huzur akıyordu sanki ırmaklardan, balıklar güneşi yudumluyordu alabildiğine. Serin bir yaz, sıcak bir kıştan haber veriyordu kuşlar; çiçeklerin haberi yoktu bulutların renginden. Her meyve yer bulabiliyordu kendine bu topraklarda, her bitki gelebiliyordu her mevsimden.

Pembe yanaklı insanların güneşin boyadığı esmer tenlerini görünce geldiği yeri, o bembeyaz karlar ülkesini hatırlayarak derin bir iç çekmişti. Kendisini yatağa düşüren soğuk günler gelmişti birden aklına. Sancıların kıvrandırdığı, ateşin damla olup yüzünde dolaştığı o kâbus dolu gecelerden uyanmış, bitmesini hiç istemediği bir rüyayı yaşar olmuştu sanki. Hastalıkların insanın yakasını bırakmadığı bir zamanda dünyanın bir köşesindeki böyle bir coğrafyada bütün bir ömrünü her anında yaşayan insanların varlığı gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı.

Kendine yeter kaynaklara sahip bu ülkede çalışkan insanların günlük verimleri rahat bir yaşam için yeterliydi. Zengin olmak kimsenin düşü değildi bu topraklarda. En büyük zenginlik, bilgiden gelendi. Değerli madenler, verimli tarlalar, geniş ormanlar, ırmaklar ve güneş sadece ve sadece öğrenmek için kullanılabilirdi. Öğrenmek amacı dışında edinilen bütün varlıklar yok edilmeliydi. Zenginler çocuklar için okullar açabilir, onlar ve ailelerine bağışta bulunup onların bilgiyle olan ilişkilerinin artmasını sağlayabilir; ayrıca toplumun diğer kesimlerine yönelik kütüphane ve eğitim merkezlerinin açılmasına ön ayak olarak çevresinde sevilen ve saygın bir konuma da sahip olabilirdi.

Aile, toplumun en güçlü halkasını meydana getiriyordu. Düzenli bir aile hayatının ülkenin genel huzuru için ne kadar önemli olduğu bilincini taşıyan halk, aile kurmak isteyen gençleri ellerinden geldiğince destekliyordu. Bunun tersi bir yaşam tarzı toplum tarafından onaylanmıyor, devlet tarafından da cezalandırılıyordu. Ülkenin en temel önceliği olan eğitimin sağlandığı ilk yer olması bakımından da ayrı bir öneme sahip olan ailede çocuklar küçük yaşlardan başlayarak eğitiliyor, okullara gönderilerek planlı bir şekilde öğrenmeleri sağlanıyordu. Her dersi konuyla ilgili farklı bir mekânda ya da gerekli araç ve gereçlerin bulunduğu laboratuarlarda işleyen öğrenciler böylece bilginin en kalıcı şekline de sahip oluyorlardı. En iyi öğrenmenin öğretmek olduğu anlayışına sahip olan devlet, bu doğrultuda öğrencilere bazı basit ama gerekli yaptırımlar uyguluyordu. Orta dereceli eğitim sistemini bitiren her öğrenci, günün belirli saatlerinde alt sınıfların derslerine girerek öğrendiği bilgileri sınıftakilere aktarıyor; böylece hem alt sınıftaki öğrenciler o gün işledikleri dersi tekrar ediyor hem de diğer öğrenci eski bilgilerini yinelemiş oluyordu. Böyle bir sene daha eğitim hayatına devam eden orta öğretim mezunları başarılı olmaları halinde yüksek öğrenim görebiliyor, aksi takdirde yetenekleri ölçüsünde farklı iş alanlarına yönlendiriliyordu. Sınıflar en fazla dört kişiden oluştuğu ve ülke nüfusu da buna uygun olduğu için bu sistem çok rahat bir şekilde uygulanabiliyordu. Ayrıca, üstün bilgi ve donanıma sahip öğrencilerin ülke dışına çıkarak oralardaki farklı ve yararlı bilgilere ulaşmaları ya da gittikleri yerlerdeki bilgiden yoksun toplumlara bilgi sunmaları amaçlanıyor; kendi ülkesinin mutluluğunu dünyanın huzuruna bağlayan ve bu yüzden de dünyaya bilginin hâkim olmasını arzulayan bir devlet olarak da bu yapı, nesilden nesile aktarılarak korunuyordu.

Bunların kendisine anlatıldığı kent meclisinin üyeleri genelde yaşlıydılar. Burada yaşlılara ayrı bir önem verildiği açıkça görülüyordu. Yaşlılar gençlerin enerjisinden faydalanıyor, gençler de yaşlıların bilgi ve deneyimlerine saygı gösteriyordu. Meclise başkent'e gidip kralla görüşmek istediğini bildirince, üyeler buna gerek olmadığını, kralın haftalık toplantıya katılmak için şehirlerini şereflendireceğini söylediler. Heyecanlandı birdenbire, kalbi hiç olmadığı kadar hızlı atıyordu. Demek artık zihnini kemiren bütün sorulardan kurtulacaktı. Demek son saatlerini geçiriyordu beynindeki o karamsar bulutlarla. Çözemediği düğümlerle birlikte dökecekti kralın önüne biriktirdiği tüm soru işaretlerini. Ama daha iki gün vardı. Olsundu. Sonunda bitecekti ya bu acı iki gün daha dayanabilirdi.

İki gün sonra, sabaha kadar gözünü kırpmadığı yatağından kapının sesiyle doğrulmuştu. "Kim o?" sorusuna "Krallımız sizi görmek istiyor." karşılığı gelince yataktan fırlamış, hemen kapıyı açmış ve seslenmişti: "Ama nasıl olur? Bir kral böyle sessiz sedasız gelemez ki! Tören alayı nerede? Hani kraliyet bandosunun o dört bir yanı inleten melodisi? İnanmam! Şaka mı yapıyorsunuz?"

"Bilgelik bir erdemdir." dedi, kendisinin de bilge olduğu anlaşılan görevli. "ve erdem gösterişten, şöhretten, ihtişamdan hoşlanmaz. Bu kanun asırlardan beri devam etmiştir, bundan sonra da değişmez. Değişirse eğer biz de değişiriz. Çünkü güneşin olmadığı her yer karanlıktır."

Bir saat sonra kralın odasındaydı. Ancak kaldığı yer kadar bir genişliğe sahip olan odada kralı pencereden bakarken buldu. Kılık kıyafetiyle bir kraldan çok kitaplardan tanıdığı filozofları andıran bu varlığın yanında insan tarif edilmez bir huzura kapılıyordu. Yaklaştı, tam sorularını sorup cevaplarından gelecek o eşsiz lezzetleri tatmaya hazırlanırken, "Şu güneşi görüyor musun?" dedi bilge kral. "Sana güneşten daha parlak bir sır vereyim mi? Gittiğim yollarda, gördüğüm yerlerde, okuduğum kitaplarda bu yaşıma gelene kadar hep şunu fark ettim. İnsanın kısa olan hayatı boyunca bütün bilgileri kucaklaması mümkün değil. Hep yarım kalan bir şeyler olmalı. Yoksa tamın değeri nasıl anlaşılırdı? Bütünün parçaya olan üstünlüğünü kim bilebilirdi o zaman? Bu yüzden insanın en değerli bilgisi bilmediğini bilmesinde saklıdır. Ömür biter yol kalır, akıl biter sır kalır..."
 
Yetkiliye Raporla   Kayıt Tutuldu Kayıt Tutuldu  
 
Son Düzenleme: 25/06/2008 18:48 tarafından Alper Sarı.
  Herkesin yazı yazması yönetici tarafından engellenmiştir.
#887
kardem (Kullanıcı)
http://kardemce.blogcu.com/
usta üye
Gönderiler: 296
graphgraph
Şu An Sitede Değil Kullanıcı bilgilerini görmek için tıklayın
Cvp:Alper Sarı | Hikâyeleri 6 Ay, 1 Hafta önce Karma: 6  
Ömür biter yol kalır, akıl biter sır kalır..."

ne güzel ifade;

yetişelimeyen,acı veren,kaçırılan trenler,

hayıflanmak belki elde olmadan lakin,

kişi herşeye yetişseydi,yetişdiklerinin kıymetini bilemezdi...

teşekkürler Alper dostt...
 
Yetkiliye Raporla   Kayıt Tutuldu Kayıt Tutuldu  
 
Son Düzenleme: 30/06/2008 17:45 tarafından kardem.
 
\"Ey ızdırap, anladım ki her şey seninle
Sen Hakk\'a giden yollarda vuslata vesile..\"
  Herkesin yazı yazması yönetici tarafından engellenmiştir.
#905
Alper Sarı (Yönetici)
Editör
Yönetici
Gönderiler: 349
graph
Şu An Sitede Değil Kullanıcı bilgilerini görmek için tıklayın
A L P E R S A R I
Cvp:Alper Sarı | Hikâyeleri 6 Ay önce Karma: 5  
Ben teşekkür ederim kardem,
evet insan çoğu kez yetişemiyor dertlerine, sevinçlerine, varlığının ereklerine...
Ama asıl olumsuzluk insanın herşeye yet(iş)ebileceğini sanmasında baş gösteriyor.
Aczimizin her zaman farkında olanlardan olmak dileğiyle...
 
Yetkiliye Raporla   Kayıt Tutuldu Kayıt Tutuldu  
  Herkesin yazı yazması yönetici tarafından engellenmiştir.
EN ÜST Cevapla
Sistem: FireBoardGönderileri Masaüstünüze Alın