Arşiv
Telve Dergisi Sayı 1 | Semiha ERDEK / Aydın Kavramı ve Türk Aydınına Farklı Bakışlar |
|
|
|
Semiha ERDEK
C emil Meriç'le ilk karşılaştığımda aradığım bakış açısını bulduğumu hissetmiştim. Bütün ideolojilere uzak, ama insana yakın bir bakış. Onu belki çoğunuz tanıyor çok azınız yeni duyuyor(umarım öyledir). Cemil Meriç’i işlemeyi düşündüğüm zaman hem sevindim hem de korktum. Korktum çünkü Cemil Meriç’i anlatmaya çalışmak büyük bir riskti, sevindim çünkü o sevdiğim ve fikirlerinden tamamıyla haz aldığım bir düşünce adamıydı. Bütün amacım size Cemil Meriç ve onun aydına bakışı hakkında en azından bir fikir verebilmek. Cemil Meriç her zaman karşılaşabileceğimiz insanlardan değil. O bir aydın. O bir mütefekkir. O bir fikir işçisi... Ve daha pek çok şey. Anlatamayacağımız kadar derin, anlayabileceğimiz kadar açık, anlaşılır, şeffaf... Aydın kelimesinin sınırlarını zorlayan biri. Hayatı boyunca hiç popülarite peşinde koşmamış (zaten bunun için zamanı ve gayreti de olmamış). Dolayısıyla Türkiye'de hak ettiği şöhreti bulamamış bir cevher.
Türkiye'de pek çok kelime gibi aydın kelimesi de sınırları çizilememiş, içeriği belirlenememiş, ama her kesin her konuda olduğu gibi üstüne çokça konuştuğu muallâkta, zavallı bir kelime. Zaman zaman farklı kelimeler kullanarak açıklık getirilmeye çalışıldı. Münevver mi, entelektüel mi, aydın mı doğruydu? Hangisi en doğrusuydu? Entelektüel (intellectual), İngilizce intellect (idrak, akıl, zihin) kökünden gelen sözlükte bilgili, fikir adamı, münevver, zihnî olarak yer alan bir kelime. Münevver Arapça nur (ışık)dan türemiş, aydınlatılmış, aydınlanmış manasında. Aydın kelimesi de eski münevverden çevirme öğrenimi, bilgisi ve görgüsü olan kimse olarak geçiyor sözlükte. Hemen akıllara her bilgisi, görgüsü, aklı olan kimse aydın mıdır sorusu geliyor haklı olarak. Bu vasıflar pek çok insanda bir arada bulunabilir. Demek ki aydın olmak gibi zor bir iş daha fazla özellik gerektiriyor. Hepimizin şu ana kadar kafasında aşağı yukarı bir aydın kavramı oluşmuştur ister istemez. Çok okuyan, düşünen, sorgulayan ve en önemlisi avamdan farklı biri olması herkesin hemfikir olduğu özelliklerdir. Burada sözü Cemil Meriç'e bırakalım ve o ne düşünüyor, nasıl biri, aydın nedir, nasıl olmalıdır sorularına onun perspektifiyle bakmaya çalışalım. Meriç kendisinden bahsederken: “68'lere kadar insanlığın düşünce tarihini tavaf eden bir şakirttim. Düşünmüyordum, başkalarının neler düşündüğünü öğrenmeye çalışıyordum. Uzun süren bir çıraklık...” (jurnal,75 Bu ülke sayfa,51) diyor. Meriç elli beş yaşına kadar hemen hemen tek uğraşının bu güne kadar oluşa gelmiş dünya fikir mirasını öğrenmek olduğunu söylüyor. Sadece bilmek! Kendi düşüncelerinin oluşması için başkalarının ne düşündüğünü öğrenmiş. Peki, niye yapmış bunu? Her fikri öğrenip, yorumlayarak, hakikate ulaşmak istemiş muhtemelen. Gerçekliği bulmak istemiş. Kendi gerçekliğini ve genel geçer gerçekliği. Yorulmamış, didinmiş, istemiş. Çıraklığı kabul etmiş. Mazeretler arkasına sığınmamış. Yapılması gerekene bakmış. Belli bir düşünceye saplanıp kalmamak için ayırt etmeden her şeyi öğrenmek istemiş. Objektifliğin ne olduğunu göstermek istemiş bizlere. Sonunda aldığı karar ise cidden üzerine düşünülmesi gereken, dünya barışının bile buna bağlı olduğu gerçek: “her düşünceye saygı”. Altına basa basa söylemiş: “...Ben herhangi bir tarikatın sözcüsü değilim. Yani, ilân edilecek hazır bir formülüm yok. Derslerimde de, konuşmalarımda da tekrarladığım ve darağacına kadar tekrarlayacağım tek hakikat: her düşünceye saygı.” (Jurnal,19.11.1964) Dikkatinizi “ilân edilecek hazır bir formülüm yok” cümlesine çekmek isterim. Bize sunulan, başkalarının bize dikte ettiği düşüncelerden kendini uzak tutmaya hep dikkat ediyor. Kendi süzgecinden geçirmeden bir şeye bağlanmadığı gibi kendisi de formül üretmiyor. Galiba A.Turan Alkan gibi bana da “bulanın” değil, “arayan”ın sergüzeşti daha kıymetli geliyor. Anlayacağınız dibine kadar sorgulamak! Sorgulamayı içselleştirmek gerekli. Öyle ki Sokrat'a gönülden katılarak: “sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez” diyebilme cesaretini göstermek. Sınırlarda dolaşmaktan korkmamak. “Düşünmek, insan üzerine düşünmek mutlaka yasak bölgelerden birkaçına dalıp çıkmakla olur” der Meriç. Alışık olmadığımız, tanımadığımız, tehlikeli şeylere dahi burnumuzu sokmak. Bu güne kadar oluşmuş kabullerimizi irdelemek ve gerekiyorsa yıkmak. Bazen insana korkunç gelse de yapılması gerekenin bu olduğu kanısındayım. “Düşünce şüpheyle başlar. Düşünce tezatlarıyla bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkûm etmek değil midir?” (Jurnal,24.07.1974) Bütün nesillerin Cemil Meriç'in ve onun gibilerin kılavuzluğuna ihtiyacı var. Bizi kavgaya, ideolojilere, sloganlara değil düşünceye davet ediyor. Her yönüyle düşünceye, bütün ihtimalleri göze almaya. Her türlü fikre, doğru olabileceği ihtimaliyle bakmak vazifesini yüklüyor. Bu insanın, insanlığının gereğini yapması aslında. Çok zor olmakla birlikte yapılması imkânsız değil. Dünyaya baktığımızda sorunun güç sahibi birilerinin kendisi gibi olmayan/düşünmeyen diğerlerini ezdiğini, yok saydığını görüyoruz. Bu kimi zaman ırk ayrımı olarak kimi zaman düşünce çatışması olarak çıkıyor karşımıza. Sabit fikirlerin kurbanı oluyoruz her ikisinde de. Meriç düşünceye fonksiyon vererek: “...Düşüncenin görevi: İnsanından kopan, tarihini unutan ve yolunu şaşıran aydınları irşada çalışmak, kızmadan, usanmadan irşat. Gerçek sanat ayırmaz birleştirir.” (Mağaradakiler, s.325) diyor. “Gerçek sanat ayırmaz birleştirir!” Hâlbuki biz ayrımı dünden kabul etmiş durumdayız Tanzimat'tan beri Avrupa, aydınımız için bir ilah haline geldi. Avrupa nasıl yönlendiriyorsa biz o yöne gidiyor ve bunun medenileşmede bir aşama olduğunu düşünüyorduk. Ne kadar çalışsak azdı onlar gibi olabilmek için. Fakat anlamadığımız şey ne biz onlar gibi olabilirdik, ne de onlar bize benzerlerdi. Bugüne kadar getirdiklerimizi nasıl görmezden gelir ve tarihiyle alakasız bir medeniyet kurabilirdik? Sorgulamadan kabul edilen, başkasından çalınan her şey insanın üstünde iğreti durur. Nitekim bizde de öyle ama aynaya bakamadığımızdan kendimizi göremiyoruz. Evet, Avrupa gelişmiş inkâr eden yok fakat fazla iyi niyetli değil miyiz sizce? Oradan getirdiklerimiz elenmemeli, süzülmemeli mi? Avrupa'yı yok saymaktan bahsetmiyorum. “Avrupa'yı tanımamak gaflet; Avrupa'yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız?” (Mağaradakiler, s.323) Kendimiz olabilmeyi ne zaman becereceğiz? “Kaderimizi çizen Avrupa'nın siyasî ihtirasları; kullandığımız kelimeler onun emellerini dile getiriyor. Kulağımıza fısıldanan lâfızları hudut ve şümullerinden habersiz fısıldayıp duruyoruz... Tefekkür vuzuhla başlar, kurtuluş şuurla.”(Kırk Ambar, s.287/288) Cemil Meriç bir röportajında aydınımızın eksikliklerinden bahsediyor. Önce “Sevgi, daha doğrusu tesâmuh (hoşgörü) .Aydın, insanından kopmuş; kendini de tanımıyor, dünyayı da. Dilini kaybeden, mavera ile göbek bağını koparan bu zavallı, tam bir boşluk içindedir. Aydın olmak için önce insan olmak lâzım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın, kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan: uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.” (Kırk Ambar, s.452/453) Dikkat edersek sorunun çözümünü çok köklerde aradığını görüyoruz. Meseleyi sevgi, hoşgörü, insanın kendini tanıması gibi çok insanî boyutlara indirgiyor. Türkiye'de sorunların çözümlenememesinin yegâne sebebi sorunun kökenine inilememesi iken Meriç'in meseleye kökten yaklaşması gerçekten aydınca bir bakış açısıdır. Aydını tarif ederken Meriç; hoşgörülü, kendini ve içinde yaşadığı toplumu tanıyan, mukaddesi olan, uyanık bir şuura, tetikte bir dikkate, hakikatin bütününü kucaklayan bir tecessüse sahip, kendi kafasıyla düşünen ve kendi gönlüyle hisseden kişi olarak yorumluyor. Aydın kişi başkalarına hoşgörülü olmalı ki toplumda nifak unsuru olmak yerine birleştirici ve bütünleştirici bir unsur olabilsin. Aydın kendini ve ait olduğu yeri bilmeli ki kendine ve insanlarına faydalı olabilsin. Olaya çok pragmatik bakılmış gibi görünse de gerçek aydının sadece kendisi için yaşaması ve diğerlerinin farkında olmaması hele Türkiye'de tamamen bir lüks ve bencillik. Çünkü biz biliyoruz ki toplumu keşmekeşe götüren, ilerlemesini ya da gerilemesini sağlayan en önemli unsurlardan biri entelektüel camia! Hepimizin bildiği olaylar, akımlar ilk önce işin fikir babaları tarafından ortaya atılıyor ve boşluk içindeki kitleleri peşinden sürükleyerek büyüyor. Onun için aydın dediğimiz tabaka düşüncelerini sorgulamadan piyasaya çıkmamak ve sebep olacağı şeyleri bilmek zorundadır. “Aydının görevi, karanlıkları aydınlatmak. Yazık ki o da kavganın içinde. Sokaklarda kardeşleri, çocukları boğazlaşırken, soğukkanlılığını nasıl koruyabilir?” diyor Meriç. “İnsanına ve tarihine angaje olmak” mecburiyetinde olan aydının bunun getirdiği büyük sorumlulukları var. Karanlıkta kalmış meselelerimize eğilmek zorunda öncelikle. Kavga sebeplerini ortadan kaldırmalı, toplumu iç huzura erdirmelidir. Meselelere soğukkanlı bakabilmeli fakat bu soğukkanlılık meseleleri görmezden gelmesine sebep olmamalıdır. Hırlaşmayan, konuşan bir toplumun öncüsü ve ilk örneği olmalıdır. Cemil Meriç'in aydını “kendi kafasıyla düşünen ve kendi gönlüyle hisseden kişi” olarak nitelendirmesi de çok nadir rastlanan bir farkındalıktır! “...Evet, düşünce adamı bir zümrenin emir kulu değildir. Hiçbir merkezden talimat almaz. Bir partiye bağlı olmayabilir. Ama tarihe angajedir; kucağında yaşadığı topluma angajedir. Yani vatandaş olarak vazifeleri vardır: belli savaşları kabul etmesi, belli tehlikeleri göze alması lâzımdır. Bir devrin şuuru olmak zorundadır o. Başka vazifesi: bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini yırtmak, kalabalığa doğruyu göstermek. Bazen yangın kulesindeki nöbetçi olacaktır, bazen engine açılan geminin kılavuzu. Sokakta insanlar boğazlanırken, düşüncenin asaletine sığınarak, elini kolunu bağlamak düşünceye ihanettir.” (Mağaradakiler, s.295) Aslında Meriç bize söyleyecek pek bir şey bırakmıyor. Onun bir özelliği de en kompleks meseleleri birkaç cümleyle özetlemesi... İfade etmek istediğini yanlış anlamaya mahal vermeden sunuyor. Meseleyle direkt alakalı bulduğum Meriç'in sağ ve sol ile ilgili görüşlerini de aktarmakta büyük fayda görüyorum. Türkiye'nin en önemli sorunlarından olan sağ/sol kavgası ilerlememizin, bir araya gelmemizin önünde en büyük engel. Bu yersiz fikir ayrılığı bizi birbirimize düşürmekten başka bir işe yaramamakla birlikte, bize düşünmeyi, sevmeyi, hoş görmeyi unutturan zalimce bir oyun. Meriç sağ ve solun tavrını “....Din problemi, şer problemi, Avrupalılaşma problemi... Bizim de gevelediğimiz mefhumlar. Ama kimsenin bu problemler üzerinde kafa yorduğu yok. Sağ, kovuğuna çekilmiş, münzevi, mazlum, mustarip. Sol, eline tutuşturulan reçeteyi kekeliyor, manasını anlamadığı reçeteyi. Tek ortak duygu: düşmanlık. Diyalog yok. Tanzimat'tan beri hazır elbiseye meraklıyız, hazır elbiseye ve hazır medeniyete... Tefekkür kılıçla fethedilmez, bir parça kendi kafamızla düşünmek ne kadar güç.” (Mağaradakiler, s.314) cümleleriyle açıklıyor. Gevelediğimiz mefhumları düşünmeye vaktimiz yok, kendi içimizde başladığımız yapay kavga yüzünden. Sağ ve sol kendi cephelerinde neye karşı düşman olduklarının tam farkında olmadan savaşıyor, enerjilerini boşa harcıyor. Bildikleri tek şey birbirlerine düşman oldukları. Neden böyle oldukları konusunda belki de en ufak bir fikirleri yok. İki tarafın da birbirini dinlemesi belki de aradaki buzları eritecek ama denemeye bile cesareti olmayanlar o kadar çok ki. Her iki taraf da kendilerine sunulan düşünceyi savunma derdinde. İşte bu yüzden Meriç aydın için, kendi kafasıyla düşünen ve hakikatin bütününü kucaklamaya çalışan insan nitelendirmesinde bulunuyor. Doğrularımızı, kabullerimizi sorgulamanın ve değiştirmenin vakti geldi. Farklı fikirlere kulağımızı tıkayarak bir yere varamadığımız tecrübeyle sabit. Artık birbirimizi dinlemek ve birbirimize hak vermek mecburiyetindeyiz. Çünkü “Cemiyetle beraber hakikatler de gelişir. Tek tehlike bunu kavramamak, kızıl şal görmüş İspanyol boğası gibi, her düşünceye ve her düşünene saldırmak: bu canım memleket bu yüzden bir cüzzamlılar ülkesidir.” (Jurnal,19.11.1964) Artık bize eklenmiş kabuğu kırmanın vakti geldi. Kendimiz olabilmek ve kendi fikir mekanizmamızı kurmak mecburiyetindeyiz. Bunun için işe evvela bizim gibi düşünmeyenlerin düşüncelerine saygı duyarak başlayabiliriz. Ve yapacağımız öncelikli işlerse: okumak, öğrenmek ve her şey üstüne düşünmek... Vaktimizi ve tahammülümüzü yersiz düşmanlıklarla heba etmemeli ve barış içinde yaşamaya çalışmalıyız. Sözlerimi bitirirken son sözü üstada bırakıyorum: “Pamuk ipliğinden biraz daha sağlam tek bağ: düşünce birliği. O da rüzgârın her an tehdit ettiği bir kandil. Düşünce birliği, düşünen insanlar arasında olur. İnsanların kaçta kaçı düşünür? Düşünenlerin kaçta kaçı karşılaşır ve açılır birbirine?” (Jurnal,12.08.1963) Hadi düşünelim:)) Cemil Meriç’in aydın hakkında belirttikleri dışında, aydına farklı çerçevelerden bakacak olursak, karşımıza gayet değişik, bir o kadar da değerli düşünürler çıkmaktadır. Şimdi onlar ne demiş bir göz atalım: Aziz Nesin:
Ben de, aydının kesin tanımını yapamasam da, birçok niteliklerini sayabilirim. Ama içinde yaşadığımız ortamın koşullarına göre, aydının, özellikle Türk aydınının çok önemli saydığım iki niteliğini söylemek istiyorum. Sorumu ve borcu… Aydın, en yakın çevresinden başlayarak ses dalgaları gibi gittikçe genişleyen küreler biçiminde bütün dünyadan sorumlu ve sorumunun her an bilincinde ve tedirginliğinde olan kişidir. Aydın hiçbir olaydan ‘Bana ne?’, ‘Neme gerekir?’ diyemeyen, sorumunun ağırlığını ve tedirginliğini duyan, duymakla da kalmayıp tepkisini gösteren kişidir. Aydın olmak, ille de diplomalı olmak demek değildir, ama adam olmaktır. Tarihimizde ve coğrafyamızda paşa olmuş, bey olmuş, ama adam, yani aydın olamamış ne çok insan vardır. Alev Alatlı: Aydınların toplumun gidişatını etkilemek gibi bir “ahlakî sorumluluk”ları var mıdır, yoksa Edward Said’in liberal aydınların çoğunda saptadığı gibi olan biteni “bir iyi, bir de kötü tarafından ele almak suretiyle” aslî meselelerden soyutlanır (ki, bu tutuma Said, ‘ahlakî korkaklık’ der) gidişatı seyretmekle yetinir hatta kendilerini akıntıya mı bırakırlar? Noam Chomsky: “Aydınlar, yönetimlerin yalanlarını teşhir edebilecek; icraatları, nedenleri, amaçları ve çoğu kez gizlenen niyetleri itibarıyla çözümleyebilecek durumdadırlar. En azından Batı dünyasında, bilgiye ulaşım, ifade özgürlüğü ve siyasî bağımsızlıklarından kaynaklanan güçleri vardır. Aydınların ayrıcalıklı bir bölümünün tahrif, yanlış takdim, ideoloji ve sınıfsal çıkar perdesinin altında gizlenen doğruları araştıracak eğitim, imkân ve konforları vardır. Bu ayrıcalıklar ışığında, aydınların sorumluluğu halkın sorumluluğundan çok daha derindir.” …“İdeolojilerin ölümü” aslında, bir “aydınlar ittifakı”dır. İdeolojiden vazgeçenler, halk değil, aydınlardır. Bu söylediğim, bir bakıma “reform yorgunluğu”na benzer ki, Türkiye’de yaşayan bizler, bunu Cumhuriyet aydınlarımızdan devrimci aydınlarımıza, “Özal” dönemi aydınlarımıza kadar, pek çok dönemde gözlemlemişizdir. Hayır, toplumun sorunlarını çözmenin, “değer yargılarından arındırılmış” bir toplum yaratmaktan geçtiği düşüncesi, doğru değil. Gelişmeler karşısında sessiz ve tarafsız kalanlarımız, sorumluluklarını bir kez daha değerlendirmelidirler. Aytunç Altındal: Kanımca, aydın olmak sabit, mutlak bir olgu değildir. Mutlak aydın yoktur, olamaz. Aydın olmak hiçbir kişi, kurum ve/veya örgütün tekelinde değildir, olamaz. Bana göre her insan bireysel yetenekleriyle toplumsal ihtiyaçlara cevap verebildiği sürece aydın olabilir. Toplumsal ihtiyaçlar derken toplumun gereksindiği dönüşümleri ve tarihsel gelişimi kastettiğimi vurgulayayım. Her ülkenin “Nesnel Gerçekliği” o ülkenin ekonomi/politiğinde ve toplumsal tarihinde ortaya çıkar. Bu nedenledir ki, aydın olma sürecine girebilmek için öncelikle ülkedeki mevcut ekonomi/politiği ve buna bağlı olarak toplumsal tarihi incelemek, araştırmak gerekir. Bu bir zorunluluktur. Bu nedenledir ki, aydın(lar) özellikle bu konulara ilgi duyar, duymak zorundadır. Çünkü mevcut ekonomi/politikten ve toplumsal tarihten bîhaber bir “aydın” olamaz, düşünülemez.
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|