İletişim | Meltem GÜLDURAN / Divan Şiirinde Gül Mazmunu |
|
|
|
Meltem GÜLDURAN
“Nasıl ki nağmesinde sesini dileriz bülbülün, Öyle de ayrı bir ağırlığı vardır gülün, Onu duyarız arkasında o renkli tülün, Güldür bence en enfes unsuru tecemmülün...”
Y üzyıllardır sevdalara şahitlik etmiş, sevdaların sessiz çığlığında-şiirlerde, nağmelerde- âşıkların mâşuğu olmuştur gül. O, Dobra DISTRIA’nın geçen yüzyılda söylediği gibi “istiareli destanların” “aynı zamanda hem güzellik hem zarafet olan ve bütün duygulu gönüller üzerinde saltanat süren” bir kahramanı olarak karşımıza çıkar. Yenişehirli Avni “biz âleme bir yâr için âh etmeye geldik” der. Bunu duyan bülbül maşukuna sevdasını haykırmaya gider. Bir rivayete göre gülün rengi o zamanlar kırmızı değildir. Bağrı ateş-i aşkla yanan bülbül yüreğindekileri güle şakısa da gül bülbüle hiç yüz vermez. Bu naza dayanamayan bülbül gidip gülün dalına konuverir. Dikenler aşığımızın gövdesine batınca akan kanlar gülün dibine dökülür. Kanlar gülün köklerinden damarlarına sirayet eder. Velhasıl gül, o günden sonra kırmızı açmaya başlar. Bundan sonra biçare bülbül nazlı sevdiğine olan aşkını tarihler boyunca şakır da ona acıyan şairler bu efsanevi aşkı mısralara dökerler.
Bütün nazlı, ulaşılamayan, insafsız sevgililer güldür artık mısralarda. Kimi zaman da âşıkların sevdası ağır basar. Yakıştıramaz daha fazlasını güle. Ondan gelen sevdanın ızdırabı bile güzeldir. Yalnızca sevgili gül değildir ki... Utangaç, haya sahibi cananın kızaran yanağı da güldür. Tazecik teni de... Gül kokar sevgili buram buram. Gülün ıtırları yayılır beyitler arasına. Onun aşkıyla coşan şairler bülbül gibi şakır da “gül-ü bülbül”ler yazılır tarih sayfalarına. Sevgili gül yüzlü, gül dudaklıdır amma âşık neylesin. Onun güzelliğine hayran yalnız kendisi değildir ki! Hâr (diken) ve sabâ (rüzgâr), onun çimenlikteki rakipleridir. Bülbül gül sevdiği uğruna rakiplerine dahi katlanabileceğini şöyle anlatır: “Aceb mi bir gül için zahm-ı hârını çeksek Zaman ola bu çemende dikenle söyleşiriz.” (Nazîm) (Bir gül umarak diken yaralarına katlansak bunda şaşılacak ne var!.. Çünkü öyle zamanlar oluyor ki gülün hatırına bu çimenlikte ne dikenlerle söyleşiyoruz.) Şeyhülislam Bahâi bu katlanışı kabullenemez: “Hîrâsan olmasa gülden dil-i nâ-sâdın ey bülbül Neler eylerdi hâra âh-ı âteş-zâdın ey bülbül” (Ey bülbül! Gamlı gönlün gülden korkmasa ateş çıkaran âhın dikenlere neler etmezdi.) Hoca Dehhânî ise “Gül vaslını dilersen ko bu feryadı i bülbül” der ona. Ama bülbül ne gül vaslından ne de feryadından vazgeçemez. Bu kez Nâbî uyarır onu susması için. “Gonca gülsün, gül açılsın, cûy feryâd eylesin Sen sus ey bülbül biraz gülşende yârim söylesin.” (Gonca gülsün; gül yaprakları açılsın; ırmak ağlasın, inlesin. Ey bülbül sen biraz sus da gül bahçesinde benim yarim konuşsun.) Bazen gonca, sevgilinin suskun dudağıdır. Nazından mı hayasından mı bilinmez, o taze nazenin yapraklar saklar kendini âşık gözlerden. “Her nev-reside şâh-ı gül aldı eline câm-ı mül Lutf et açıl sen dahi gül ey serv-kad ü gonce-fem.” (Nef’î) (Her yeni yetişmiş gül dalı eline şarap kadehi almış. Ey servi boylu,gonca ağızlı sevgili, bir iyilik yap. Sen de açıl. Sen de gül.) Nef’î’nin bu beytinde gül birkaç anlamda kullanılmıştır. Gül dalının elindeki şarap kadehi de güldür aslında. Gül rengi münasebetiyle şarapla, şekli nedeniyle de kadehle özdeşleştirilmiştir. Sevgilinin ağzı ise suskunluğuyla, gülün tomurcuk yani tam açmamış nev’ine benzetilmiştir. Nef’î sevgiliden olgun gül gibi açılmasını böylece gülümseyerek güzelliğini sergilemesini ister. Zannımca yârinin mutlu olmadığı için gonca gibi kapalı durduğunu düşünür. Goncanın böyle kenetlenmiş yaprakları arasına yalnız rüzgâr girebilir. Re’fet bu durumu şiirinde şöyle işler: “Goncanın bâd-ı sabâ çâk etti zeyl-i ismetin Bülbülân yâkût-ı eşk-i terle tazmîn ettiler.” (Goncanın ismet ettiğini sabah rüzgârı yırttı. Bülbüller yakut renk ve kıymetindeki gözyaşlarıyla bu tecavüzün bekâret diyetini verdiler.) Re’fet‘in bu yaklaşımı hayli ilginçtir. Şair yukarıdaki iddiasına rağmen yine kendisi bu hadiseyi kapatmak için goncayı bülbüle nikâhlıyor! Bu da yetmiyormuş gibi sabâyı da tebrike gönderiyor: “İşitmiş andelîbe gonca dün gülşende akd olmuş Bugün bâd-ı sabâ erken mübârek-bâda gelmiştir.” İzzet Molla ise yıllardır ötüp duran bülbülü yaşlıca bulsa gerek gül ile bülbül yavrusunu evlendirmiştir: “Gülerle içli dışlı olup aldı goncayı Gülzâra etti oğlun dâmâd andelîb” Anlaşılan şairimiz gülü de eskisi kadar genç ve güzel bulmuyor. Baksanıza goncayı gelin etmiş!.. Galiba Mesîhî de böyle düşünenlerden. “Gavgâ-yı andelîb güle derd-i ser verip Doldurdu gonca üsküresin jaleler gülâb” Bülbülün kavgası yani bağırıp çağırması yıllardır güle baş ağrısı yaparmış meğer. Hal böyle olunca jaleler de onun içerek ferahlaması için gonca kadehini gül suyuyla doldururlar. Lafz goncadan yana ilerlerken Bâkî’nin şu beytini anmadan geçemeyeceğim: “Dehen-i gonce-i ter dürlü letâif söyler Gülüp açılsa aceb mi gül-i rengin ruhsâr.” (Taze goncanın ağzı türlü latifeler söyler. Bu latifelerden kırmızı yanaklı gül gülüp açılsa şaşılır mı?) Bâkî gülün açılmasını goncanın hoş sözlerine dayandırıp hüsnü tâlil sanatı yapmıştır. Gülün kırmızı olan yapraklarını da gülün yanağıymış gibi tasavvur eder. Gül her mevsim çimenliği süslese de onun asıl boy gösterdiği, salındığı vakit bahardır. İlkbaharın bir diğer adı da gül mevsimidir. Bahar gelip de bâd-ı sabâ esti mi goncaların üstüne kuşanıverir tomurcuklar gül fistanlarını. Sevgilinin yüzünü göstermesi gibi sergiler gül yanaklarını. “Gül yüzünde göreli zülf-ü semen say gönül Kuru sevdada yeler bî ser ü bî pay gönül” (Ahmet Paşa) (Ey gönül! Gül yüzünde yasemin saçının gölgesini göreli, gönül başsız ve ayaksız kuru sevdada koşar.) Aşk bu! Ne canânın hasretine dayanabilir yürek. Ne de gül yüzü görünce akıl kalır başta. Fuzûlî de bu gül yüzün âteş-i sevdasına düşenlerdendir: “Ey gül gamunda eşk ruh-ı zerdüm etdi al Bildürdi ola sûret-i hâlüm sabâ sana.” (Ey gül yüzlü sevgili! Senin gamını çekerken döktüğüm kanlı gözyaşları sarı yanağımı kırmızıya boyadı. Acaba sabah rüzgârı bu halimi sana bildirdi mi?) diye sevgiliye sorar. Fuzûlî burada bâd-ı sabânın haberci anlamını kullanır. Aşığın gam çekmesi sevdiğine hasretindendir. O dönem için canâna en çabuk ulaşacak olan rüzgardır. Şair bu nedenle, sevdiğine, diyeceklerini rüzgâr kendisine iletti mi diye sorar. Ayrıca şair gözyaşlarını kanlı olarak nitelendirip mübalağa yaparken yanağının kızarmasını da bu, gözünden akan kanlı yaşlara bağlar. Onun içindeki gam suretine yansımıştır. Sevdiğinin hasretinden yakınanlardan biri de Atâî’dir. “Bülbül-i dil çok mudur eylerse feryâd-ı hezâr Bir yüzü gül gonca dilberden ayırdı rüzgâr.” (Gönül bülbülü binlerce feryat ederse çok mu? Çünkü zaman beni, yanakları gül gibi bir güzelden ayırdı.) Necâti Bey de sevgilinin yüzünü güle benzeten şairlerimizdendir; ancak o, sevdiğinin yüzünü güllerden de yüce görür. “Vâr iken yüzün güle meyl eylemez dil bülbülü Arife bir gül yeter lazım değil tekrar gül.” (Senin yüzün varken gönül bülbülü gülle ilgilenmez. Anlayışlı olana bir gül yeter, başka gülün gereği yoktur.) Şair, kendi gönlünü de âşık olması ve aşkının uğruna hep gülün başında şakıması bakımından bülbüle benzetir. Kişi, tıpkı bülbül gibi sevdiğinin yanından ayrılmayı hiç istemez. Necâti Bey kendini bilen âşığa, yalnızca sevdiğinin yeteceğini söyler. “tekrar gül”den kasıt hem yeni bir sevgili olabilir hem de gül çiçeği olabilir. Gülün uzak anlamı kastedilip yakın anlamı da andırılarak kinaye yapılmıştır. Her iki durumda da “tekrar gül” aslının, sevgilinin yerini tutamaz. Divan şiirimizde gül; yüze, tene, yanağa benzetildiği gibi kıvrım kıvrım haliyle kulağa da benzetilmiştir. Kim bilir belki bu benzetişin vech-i şebehlerinden (neden benzediğini anlatan söz) biri de gülün, bülbülün feryadını yalnızca dinlemekle kalmasıdır. Yine Necati Bey konuşturur kalemini: “Hüsnüm sıfatın tâ kim diye işide dâyim Gülşende gül ü gonca gûş u dehen olmuştur.” (Senin güzelliğinin niteliklerini söyleyip dinlemek için çiçek bahçesinde gül kulak, gonca ağız olmuştur.) Çimenliğin yegâne kahramanı gülün çeşitleri de mazmunlaştırılmıştır. Bunlardan biri içi kırmızı dışı sarı gül anlamına gelen gül-i râ’nâ’dır: “Dü nîm olursa da ten dilde ârzu birdir Dü reng ise gül-i râ’nâ aceb mi bû birdir.” (Arapemiri Sami) (Ten iki bölüm olsa da gönülde arzu birdir; gül-i râ’nâ iki renkli olsa n’olur? Kokusu birdir.) Vücut beden ve ruh olarak iki bölümdür. Ama yine de istekleri farklı değildir. Beden ve ruh birlikte bir gönülden seslenir. Gül-i râ’nâ da içi kırmızı dıştaki yapraklan sarı olsa da bir bütündür. Yapraklarında tek rayiha barındırır. Fuzûlî Kanuni Sultan Süleyman’ı övdüğü “gül” redifli kasidesiyle bu mazmuna farklı bir bakış açısı getirir. Gül sevgili kalıbından çıkıp sultan kalıbına girer bu kasidede. Fuzûlî: “Çıhtı yaşıl perdeden arz eyledi dîdâr gül Sildi mir’at-ı zamîr-i pâkden jengâr gül.” (Gül yeşil perdeden çıkıp yüzünü gösterdi; temiz iç aynasından pası sildi.) diyerek başlar şiirine. Yeşil çanak yaprağı içinden açılan yani gonca iken gül olan çiçeğin bu değişimi, bir yeşil peçe arkasından yüzünü gösteren bir güzelin kişiliğinde anlatılmaktadır. Bahar mevsimi gül mevsimidir demiştik. Fuzûlî açılışıyla baharı getiren gülün insanlara eski coşkunluğunu iade edişini “ temiz iç aynasından pası sildi.” diye anlatır. Şair kasidesinin sonlarına doğru “Meyve ol sultân-ı âdildir nihâl-i devlete Sabîkâ gelmiş selâtin-i felek mikdâr gül.” (Önceden felek kadar sultan gül gibi gelmiş. Fakat devlet ağacına meyve o adaletli padişahtır.) Felek dokuz katlı gökyüzü anlamında kullanılmıştır. Her kat Kanunî’ den önce gelen bir sultanı simgeler. Sultanlar göğün katı olarak tasavvur edilse de Kanuni diğer padişahlardan daha değerlidir. Fuzûlî bu kasidesinde Kanunî’yi servi salınışlı güzele kendisini de bu güzele âşık olan ve aşkından bağrını parça parça eden güle benzetir. “Âşık olmuş hüsnüne ey servi hoş reftar gül Çâk çâk itmiş senün’çün sîne-i efgâr gül.” Gülün bağrının parça parça olması, taç yapraklarının içten dışa doğru kat kat açılmasındandır. Gülün orta kısmı insan yüreği ile özdeşleştirilmiştir. Sabah vaktinde kıpkırmızı gül yapraklarının üzerinde bembeyaz çiğ taneleri sıra sıra dururlar. Tıpkı kırmızı dudaklar arasında gülünce görünen bembeyaz dişler gibidir. Gülün üzerindeki jale denen çiğ taneleri güneş yükseldikçe çekilir. Hayâlî Bey bu durumu şöyle güzel nedene bağlar: “Germ olup benzettiğiyçün kendüyi ruhsâruna Âfitâba jâlelerden oldu seng-endâz gül” (Coşup kendinden geçerek parlaklıkta kendisini senin yanağına benzetti diye gül, güneşe çiğlerden taş atar oldu.) Hayâlî Bey ateş rengi güllerin arasında gül fidanını görünce gülleri alev, gül budağını ise tutuşmuş çalı zanneder. “Gördüğümde âteşin güller içinde sanırım Kaddüne öykündüğiyçün gül budağın yakdılar.” (Gül budağını ateş gibi güller içinde gördüğüm zaman boyuna benzemeye kalktı diye yaktılar sanıyorum) der. Sabah rüzgârının esintisi, dökülen gül yapraklarını bahçede uçuşturur. Manzara gökyüzünde yıldızların dolaşmasını andırır. Belki de yaprağı dökülen gül bülbülün ahını almıştır. “Sebze üzre gezdürür bâd-ı sabâ gül bergini Sanki sebze âsmândur kevkeb-i seyyâr gül” ( Fuzûlî) (Sabah rüzgârı gül yaprağını savurarak bahçe üzerinde gezdirir. Sanki bahçe gökyüzüdür. Gül de gezici güvercin.) Bir gül, sapında dikenleri, o dikenlerden ayrılmak istercesine boynu bükük durmaktadır. Gül ayrılır. Başkalarının sohbet arkadaşı olur, yani koparılıp koklanır. Peki, hangi gül, dalından koparıldığında solmadan kalabilir. Neyin kamışlığı özlediği gibi o da gülistana hasret çekmez mi? Gül gurbete düşünce bülbül de feryada durur. “Bülbül-i dil çok mudur eylerse feryâd-ı hezâr Bir yüzü gül gonca dilberden ayırdı rüzgâr”(Atâî) (Gönül bülbülü binlerce feryâd ederse çok mu? Çünkü zaman beni, yanakları gül gibi güzelden ayırdı.) Gün olur çektiği ızdıraplar ağır gelir bülbüle. Küçücük sevdalı yüreği dayanamaz yârinin yokluğuna. O da sevdiği uğruna can verip gülistanı sükûta terk eder. “Berg-i gülle andelîb-i zârı tekfin ettiler Bir gülistan beytini üstüne telkîn ettiler.” (Ağlayan bülbül aşk ile can verince, onu gül yaprağıyla kefenlediler. Mezara koyduktan sonra da kabri üstünde gülistan kitabından bir beyit okuyarak talkın verdiler.) Böylece gülistanda yüzü gülmemiş bülbül kabristana huzur içinde uğurlanır. Gülle bülbülün aşkı şu beyitle neticelenir: “Gül gül dedi bülbül güle gül gülmedi gitti Bülbül güle gül bülbüle yâr olmadı gitti.” (Lâedri) İzzet molla gülle bülbülün gülistana vedasıyla artık bu alemde tat bulamaz. Duygularını şu beytiyle mısralara döker: “Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin Bülbül hâmûş, havz tehî gülsîtan hârab” (Alemin öyle bir bahar mevsimine geldik ki bu zamanda bülbül susmuş, havuz boşalmış, gül bahçesi harap olmuş. Kısacası eski güzelliğinden eser kalmamış.) Yıllar sonra eski gülistanları hasretle yad eden bir şairimiz özlemini samimi ve katıksız anlatır: “Gösterir takvimim baharı yine Uzakta güller açan bahçelerim Ellerim yaprağa değmez, ayaklarım çimene Bahârı hafızamda seyrederim.” Gül sevgilidir dedik. Sevgilinin hallerini güle nitelendirdik. Oysa adını zikretmediğimiz bir gül daha var. O ki güllerin şâhı, hilkat-i aşkın kaynağı. Rasûlullah Muhammed Mustafa. Özellikle tasavvufî divan şiirinde gül O’ dur. Mevlana şah-ı gülistan için şöyle der: “Eğer Gül’ün vasıflarının şerhini devamlı durmadan söylesem yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez.” Fuzulî ise “su” redifli naatında O’nun yüzü gibi bir gülün bir daha açılmayacağını şu şekilde zikreder: “Suya versin bağbân gülzârı zahmet çekmesin. Bir gül açılmaz yüzün teg verse min gülzâre su.” (Bahçıvan boşuna yorulmasın; gül bahçesini sele versin, mahvetsin. Çünkü bin gül bahçesini sulasa senin yüzün gibi bir gül açılmaz.) Bir rivayete göre Hz. Muhammed Allah’la görüşüp miraçtan inerken o uhrevî hal içinde terler. Teri yeryüzüne düştüğünde kırmızı bir gül oluverir. Bu olaydan sonra O’na gül denir. Terinin gül gibi koktuğu söylenir. Süleyman Çelebi mevlidinde bu durumdan şöyle bahseder: “Terlese güller olurdu her teri Hoş direrlerdi terinden gülleri.” Sarmaşık güllerininse her dem yeşil yaprakları üstünde kırmızı tebessümleri vardır. Narin, nazenin güllerin aksine birlik olup yaz kış çimenliği bezerler. Her gül ayrı bir ismin tecellisidir. Belki de basamak basamak çıkılan ve sonsuzluğa uzayan ebedi yolculuk. Kimi zamansa gökyüzüne saçılmış yıldız taneleri... Gülü anlatmanın güzelliği yine gülün rayihasında saklı. “Gül”e beyitler söyledik. Bülbülle aşkını dinledik. Ama biz Gül’ümüzü bülbül gibi sevmeyi bilemedik. Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren Gül; Gel o bayıltan renginle gönlüme dökül! Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül!.. Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren Gül! ...ve yıllardır avuçlarımızdan bir rüzgârla kayıp giden güllerle bir gün kavuşmayı ümit eder dururuz. Biliriz ki devran döndükçe güle meftunlar çoğalır. ”Kimileri Gül dediler, ömür boyu güldüler; kimileri Gül dediler, gül uğruna öldüler.” lafzı doğrulanır.
Kaynaklar: GENÇ, İlhan, “Eski Türk Edebiyatı Tarihi(Giriş)” PALA, İskender, “Divan Şiiri Sözlüğü”, “Gül Şiirleri”, “Kitab-ı Aşk” İPEKTEN, Haluk, “Fuzulî”, “Bâkî”, “Nef’î” ONAY, A. Talat, Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar KORTANTAMER, Tunca, “Eski Türk Edebiyatında Makaleler” ÇINARLI, Mehmet, “Mısralarda Gezinti” ÇAVUŞOĞLU, Mehmet, “Divanlar Arasında”
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|