İletişim | Nisa Ayfer ÇAKIN / Mehmet Akif ve Leyla Şiiri Üzerine |
|
|
|
Nisa Ayfer ÇAKIN …kiminin bir yığın meberrâtı toplanır, heykel-i metini olur, kiminin de olanca hatırası böyle bir saye-i hazini olur. M. Akif Ersoy
M ehmet Akif Ersoy, Türk edebiyatı ve fikir camiasında muhterem, memduh bir şahsiyet oluşunu, varlığını reddedecek derecede mütevazi bir ahlâka ve yaşantıya sahip olmasına borçludur. Oysa son dönemlerde yaşanan popüler kültürün etkisiyle belki de; M. Akif gibi fikir camiasına hayli katkısı olmuş bazı kıymetler belli çevrelerce herhangi bir ideolojinin malı gibi yaftalanarak kimilerince tanınmadan reddedilir, kimilerince ise istismar edilir. İşte Mehmet Akif Ersoy, böyle oyunlara kurban gidenlerden ve gerçek manasıyla tanınmadan yitirilen insanlardandır. Oysa değil her Türk gencinin, tüm insanlığın Mehmet Akif Ersoy’dan din, vatan, millet sevgisi adına, bir insanın namusuna ve şerefine ne kadar düşkün olduğunu eserleriyle gözlerimizin önüne bir tablo gibi seren bu temiz ahlâkı görme adına, öğrenebileceği ne çok şey vardır.
Mehmet Akif gayet entelektüel bir isimdir. Ne kadar doğu usûlü ile eğitilmiş olsa da gençlik dönemlerinde batı edebiyatını tanıma imkânı bulur. Fransızca’sını önemli Fransız edebî eserlerini –Art Poetique, Rougon Macquart- tercüme edecek seviyede geliştirmiştir. Sonraları, “Tarih-i Kadim”inde insanlarca mukaddes olan her şeye hücum eden ve Allah’ı reddeden Fikret’i, “Sonra biraz bol para ver; Hiç utanmaz Protestanlara zangoçluk eder” diye tenkit etmeden evvel tüm şiirlerini ezberleyecek, şairliğine onun da katkısı olduğunu itiraf edecektir. Hatta Mithat Cemal Kuntay, onunla birlikte iken bir keresinde “Şu servet-i Fünûncular…” diye kötülemeye başlayacakken sözünü Fikret’in ve Cenab’ın şiirlerini okuyarak Akif’in kestiğini anlatır. Onun şiir üslûbu biraz farklıdır. M. Akif’i döneminde, devleti ve milleti adına çektiği fikir sancısı şekillendirmiştir belki de... Çünkü neredeyse onun bütün şiirlerinde, çöküşünü yaşayan devrin yanında çöküş sonrası fikir cereyanlarını da görürüz. Bu dönemi ve buhranlarını şiirlerinin su gibi akan, coşkulandıran; bazen de hüzünlendiren heyecanında yaşarız. Şiir hakkında fikirlerini söylerken kendi şiirinin tarifini de yapar: “Edebiyat için ‘süs’ diyenler, ‘çerez’ diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu belki doğrudur. Lakin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek ve yiyecek lazımdır. Onun için ne kadar süslü, ne kadar tatlı olursa olsun libas hizmetini, gıda vazifesini görmeyen edebiyat bize hiçbir şey söylemez.” Evet, o en karmaşık düşünceleri sehl-i mümtenî tarzında söylemeyi başaran bir ustaydı. Eskiler gibi Arapça, Acemce düşünmeye de; yeniler gibi Fransız, Alman, İtalyan dili tesirinde yazmaya da karşıdır. O, yalnızca halk dilinde yazmayı arzu eder, ilhamını halk kültüründen, halk dilinden alır, yalnız; “cennet”e “uçmak” diyecek kadar da ileri gitmemeyi yeğler. Memleketini, dinini sevdiği kadar seven bu adam, yazdığı eşi menendi görülmemiş hamiyet ruhuyla dolu şiirlerle bilhassa da İstiklâl Marşı ile -ki yarışmayı kazandığında kendisine verilecek olan, boğazda yalılar alabileceği, beş yüz lirayı kadınlara ve çocuklara iş kazandıran bir vakfa bağışlayarak yine milletini düşünür- o günlerde toprağıyla, namusuyla sınanan necip Türk milletinin manevi kahramanı olmuş, gerek hükümet meydanlarında, cami avlularında hatip; gerek millet meclisinde vekil olarak onların sıkıntılarına yoldaş olmuş, karıncayı bile ezmeyen Akif, milleti söz konusu olunca yırtıcı bir aslan kesilmiştir. İşte onun, hak karşısında haksızlığa hücum eden, tembelliğe, bayağılığa karşı olan saf, yüksek şahsiyetini şu mısraları ne güzel hülasa eder:Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem, Gelenin keyfi için, kalkıp geçmişe sövemem. Biri ecdadıma saldırdı mı hatta boğarım… - Boğamazsın ki, - Hiç olmazsa yanımdan kovarım. Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam Hele Hak namına haksızlığa tapamam Doğduğumdan beridir aşığım istiklâle Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale Yumuşak başlıysam kim demiş uysal koyunum Kesilir belki çekmeye gelmez boyunum Kanayan bir yara gördüm mü kanar tâ ciğerim “Adam aldırma da geç git” diyemem, aldırırım çiğnerim, çiğnenirim fakat hakkı tutar kaldırırım.Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu İrticaın şu sizin lehçe de manas bu mu?
Ve ‘Leylâ’ Yüzyıllardır süregelen şark ve Türk edebiyatında gönülleri his dünyasına kapılıp gitmiş olan şairleri, yazarları ve onların gölgeleri olan hayranlarını ‘Leylâ’ kadar başka bir güzel daha âşık etmemiştir kendine, şiirlere mazmun motiflere isim olmamıştır Leylâ kadar kimse… M. Akif’in çocukluğunda ilk okuduğu eser olduğunu söylediği “Leylâ vü Mecnûn” mesnevisi onu da Mecnûn yapmıştır. Evet, Akif de bir Mecnûn’dur ve şiirinde Leylâ vü Mecnûn mazmunlarını kendi üslubuna göre yorumlamıştır. Leylâ’yı bazen “şark” bazen “Müslümanlığın geleceği veya gayesi” bazen de “vatan” yaparak ona yepyeni mana ufukları açmıştır. “Süleyman Nazif’e”, “Bülbül”, “İstiklâl Marşı” ve “Leylâ”…Akif’in Ankara Taceddin Dergâhı’ndayken yazdığı şiirlerdir. Türkiye’de yazmış olduğu son şiir olan ‘Leylâ’ -çocukluğunda okumuş olduğu Leylâ vü Mecnûn mesnevisinden mülhem olsa gerek- Akif zor bir dönemde yetişmiş, zor dönemler görmüş ve şiirlerini de bu zorluklardan kaynaklanan fikir buhranları ile işlemiş bir şairdir. O dönem Akif de Osmanlı’nın çöküşünden büyük bir elem duymakta ve kurtuluş çareleri aramaktaydı. Ancak yaşadığı dönemin şartları içerisinde incelendiğinde esas kıymetini bulacak olan Akif, Osmanlı’nın idamesi için “İslamcılık” fikrinin bir temsilcisi görünümündeydi. Akif yüzyıllardır o kadar milleti gölgesinde barındırmış Osmanlı’nın hala bu şekilde idame edilebileceği fikrindedir. Dolayısıyla “Türk, Arnavut, Arap, Ermeni” gibi kavmiyet unsurlarının belirgin hale gelmesini Osmanlı Devletinin yaşayışı bakımından bir felaket addetmiştir. İşte Leylâ’ya ilham veren de Akif’ in sonradan değişime uğrayacak olan “İslamcılık” fikridir. Akif, Leylâ’nın ilk mısralarında: “Barınmaz mısın ey toprak? Derim (yer pek)/ Döner, imdadı gökten beklerim, heyhât (gök yüksek)” diyerek bir irsal-i mesel ile insan acziyetini ıspat eden bir başlangıçla, bize diğer mısralardaki bedbinliği haber veriyor gibidir; “Bunaldım kendi kendimden, zaman ıssız, mekân ıssız; Ne vahşetler de bir yoldaş, ne zulmetlerde tek yıldız! Cihat yok sermedi bir seddi var karşında yeldânın; Düşer, isyana; kalkar ye’se çarpar serseri alnın. Şu ûran kubbede, yıllardır, sadâdan dûr, ışıktan dûr, İlâhi, yok mu âfâkında bir ferdaya benzer nûr?”Akif biyografisine sahip Abdullah TANSEL bu şiir için: “bu mısralarla başlayan Leylâ şiiri kadar Akif’in o dönemki ızdırabını hiçbir şey anlatamaz.” diyor. Akif’in fikir hayatına yön veren “İslamcılık” mefkûresine bağlı ümitlerini Balkan Savaşı bile yıkamamıştı. Türkiye O’na göre savaş sonrasında şark âlemini içinde bulunduğu felaketlerden kurtarabilir, müslüman birliğinin önderi olabilirdi. Ancak hasımlarının gözünde çoktan “hasta adam” kimliğine bürünen Osmanlı, milli unsurların gitgide diplomatik fikirlere hakim olmasından dolayı ölmekteydi. İşte Akif, “Leylâ”nın temasında bize bu hayal kırıklığını anlatır. Bu ızdıraplar içinde Leylâ İslam birliği Mecnûn da şark rolündedir. Leylâ bu buhran içerisinde kavuşulması artık imkansız bir sevgiliye dönüşür. Leylâ’yı kavuşmak için verilen kurbanları, vazgeçilen kıymetleri sayar. Leylâ hepsine layıktır ancak bir türlü mecnuna kendini göstermez. Mecnun bin bir eleme gark olmuştur. Yine de “İslâmın âtisi” olan Leylâ’dan başka hiçbir şey ve mâsivayı tanımaz. Ne bitmez bir geceymiş! Nerden etmiş şark’ı istilâ? Değil canlar cihanlar göçtü hilkatten, bunun, hâlâ Ezer kâbusu üç yüz elli, dört yüz milyon îmânı;Asırlardır ki, İslam’ın bu her gün çiğnenen yurdu, Asırlar geçti, hâlâ bekliyor ferda’yı mev’udu! Bu kat kat perdeler, bilmem, neden sıyrılmasın artık? Niçin serpilmesin, hâlâ ufuklardan bir aydınlık? Hayır! Şark’ın, o hodgâm olmayan Mecnûn-ı nâkâmın Bütün dünyada bir Leylâ’sı var: Âtîsi İslâm’ın Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi? Şu milyonlarca öksüz, dul, kimin boynundadır şimdi? Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar? Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar? Helal olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen Ey Leylâ, Görün bir kerecik, ye’s etmeden Mecnun’u istilâ.
Son bendde Akif Leylâ’nın ulaşılmazlığını tekrarlıyor. Leylâ’ya ona kavuşmak üzere hazır bulunduğunu anlatır. Ümitsizce yalvarır ancak tahammülsüzdür artık. Yine de ister Leylâ’yı, çünkü rahata, ancak ona ulaşınca erecektir. Niçin hilkat zemininden henüz yüksekte pervâzın? Şu topraklarda, şayed, yoksa hiç imkân-ı i’zazın, Hilâlim, göklerin kalbinde yer tutmuş otağındır Ezanlar nevbetindir; inletir eb’adı haşyetten; Cemaatler kalendir, ka’beler haclen… Gel ey Leylâ Gel ey candan yakın cânân ki gaiblerdesin hâlâ! Bu nâzın elverir Leylâ, in artık, in ki bâlâdan Müebbed bir bahar insin şu yanmış yurda mevlâdan!Şimdi, kalemimin acziyetinden utanarak, ve hoşgörünüze sığınarak Mehmet Akif hakkında gördüğüm en güzel makalelerden birini yazan Necdet Ekici Bey’in “Mehmet Akif’in mefkûresi ve seciyesi” adlı makaleden Leylâ’ya da ilham veren bu husus hakkındaki beğendiğim bir kısmı nakletmek isterim: Tanzimat’a birlikte geniş hürriyetlere kavuşmuş etnik gruplar, açık açık azınlık ırkçılığı yapmışlar ve Türk’ü her fırsatta ezmeye çalışmışlar, en büyük hakareti yapmışlardır. “Al turpu vur Türk’e, yine yazık bu turpa” sözü azınlıkların adi bir iftirası olarak tarihe geçmiştir. İkinci Abdülhamit devrinde cereyan eden şu olay ise bu konuda başka bir acı örnektir: Sarayda görevli olan Arnavut, bahçıvanlık yapan bir Türk’e “pis Türk” diye haykırır. Sarayın bahçesinden bu hakarete şahit olan İslam Halifesi ve büyük Türk padişahı ikinci Abdülhamit Han şöyle haykırır: “Unutma ki ben de Türk’üm!” İşte bu şartlar içinde milliyetçilik bizde nefs-i müdafaa olarak doğmuş ve milliyetine en son sarılan biz olmuşuz. Yıkılan koca bir imparatorluktan ancak küçük bir vatan parçası koparabilmişiz. Emperyalist devletler tarafından bunun da ortadan kaldırılacağı düşünce ve korkusu Akif’i milli mücadelenin en ön safına itmiştir. Yılların getirdiği ızdırap ve felaketler, azınlık ırkçıların tutumu Akif’in kafasında inkılâplar yaratmış. İngiltere’nin desteğiyle Yunan askerlerinin İzmir’e çıkmasını fırsat bilen yerli Rumlar, Türk halkına karşı katliama ve zulme yönelmişlerdir. Hasan Basri Çantay, Akif ile ilgili bir hatıra nakleder: “Beş on arkadaş toplanmış, Rum mezaliminden konuşuyorduk. Bir kişi telaşla içeri girdi. Asırlarca Türk milletinin nimeti ile perverde olan yerli Rumların Türk halkına karşı giriştikleri hunharca zulümlerden bahsetti. O koca Akif birden haykırdı: Orada derhal bir Türk ocağı açınız! deyince, merhum Akif’le birlikte toplantıya gelen zevat hayret içinde: Üstad sen de mi? diyerek kararını açıklıyordu. Bundan sonra gerçekleri bütün açıklığıyla gören, ihanet ve suikastların şahidi olarak olgunlaşan Mehmet Akif karşımızdadır.” Akif bilmektedir ki Türk milleti İslam’ın öncüsü ve kurtarıcısıdır. Türklük yıkılırsa, İslam da sönecektir. Bu yüzden, aşağılatıcı mütarekeden sonra tek ve büyük amacı İslam’ın son kalesi Anadolu’nun kurtarılmasıdır. Medeni, güçlü bir Hristiyan dünyası nasıl varsa, onun gibi bağımsız, ileri bir İslam aleminin Türkiye’nin liderliğinde doğacağına adeta vecd ile inanmaktadır. “Sahipsiz vatanın batması haktır Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”Artık Akif Türklüğün kurtuluş ve yükselişini İslam-Türk sentezinde aramakta ve eşsiz bir kıymete sahip olan İstiklal Marşı’nı Türk milletine ve kahraman ordusuna armağan etmektedir. Anadolu’nun işgal edilmesi üzerine yaralı bir şair olarak Kurtuluş Savaşımızın en güzel “şehname”sini meydana getirirken o zamana kadar hoşlanmadığı “ırkım” kelimesini seve seve kullandı. “Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl Kahraman ırkıma bir gül!...Ne bu şiddet bu celâl? Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl Hakkıdır, hakka tapan milletimin istiklâl”Sözlerimize değerli ilim adamı merhum Erol Güngör’ün şu sözleriyle son veriyoruz: “Türk milliyetçileri bir yandan kendi kültür ve medeniyetlerinin şuuruna daha çok vardıkça, bir yandan İslam dünyasının meselelerini geniş çapta kavradıkça Akif’e kendi aralarında daha büyük bir yer vereceklerdir.” Evet, Akif zannımızca nesiller tarafından incelenen, incelenecek olan kendisinin ve eserlerinin kıymeti günden güne artan bir sanat, edebiyat alemine henüz bir benzeri dahi gelmemiş, yalnız kendi dönemine hitap eden bir şair değil, hayatî, ahlakî tüm hususlarda danışabileceğimiz bir rehberdir… Ruh-u azizine rahmet duaları ile… İstiklal Marşı Şairi’nin Hayatından Kısa Kısa…
Kaynaklar:1. Mehmet Akif, Safahat (İnkılâp, 2003)2. F.A. Tansel, Mehmet Akif Ersoy (MAE Sanat Vakfı Yayınları, 1991)3. Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif (Timaş, 1997)4. M. Ertuğrul Düzdağ, M. Akif Ersoy (Kültür Bakanlığı yay. 1996)5. İnci Enginün, Yeni Türk Edebiyatı Araştırmaları (Dergâh, 2001)6. Adem Çevik, Edebiyatçılarımızdan İtiraflar (Sütun Yay. 2005)7. Türk Edebiyatı Dergisi Mehmet Akif Anıt sayısı (Aralık 1986)8. Türk Yurdu Dergisi Mehmet Akif Ersoy özel sayısı (Aralık 1987)
|
| < Önceki | Sonraki > |
|---|